HUKUK ETİĞİNE GİRİŞ
Dr. Gülriz Uygur §


           Felsefenin bir alt dalı olan etik, hukuk etiğiyle ilgili sorunlara yaklaşmamızda temel rol oynamaktadır. Diğer bir ifadeyle, hukuktaki etik problemleri, genel olarak etikten bağımsız bir şekilde düşünmek pek mümkün görünmemektedir.

Hukuk etiğinin başlıca iki anlamı bulunmaktadır. İlk anlamı, hukuk ve etik arasındaki ilişkiyle ilgilidir. İkinci anlamı ise, genel olarak hukukçu olarak adlandırılan hukuki topluluğa, örneğin hakimler,avukatlar gibi, mensup kişilerin izlemeleri gereken, onların davranışlarına yön veren etik kurallar ve değerlerle ilgilidir. Esasen, hukuk etiğinin bu iki anlamı birbirinden bağımsız değildir. Aralarında karşılıklı bir bağımlılık ilişkisi olduğu bile iddia edilebilir. Bu bağımlılık ilişkisinde de, hukuk etiğinin ilk anlamının ikincisini belirlediği belirtilebilir. Şöyle ki, hukuk ve etik arasında kurulacak ilişkide rol oynayan temel etik değerler, aynı zamanda bir meslek etiği olarak hukuk etiğinde de yer alacak olan temel değerlerdir. Ancak bunun anlamı, meslek etiği olarak hukuk etiğinde başka değerlere yer verilmemesi demek değildir. Aksine, hukuk etiğinde, temel değerlerle ilişkili olduğu sürece başka değerlere de yer vermek mümkündür.

Yukarıda belirtilenleri anlaşılır kılmak için, öncelikle hukuk etiğinin ilk anlamından hareket etmek gerekmektedir. Bu anlam çerçevesinde de, hukuk ve etik arasında nasıl ilişki kurulabileceğini belirtmek gerekir. Hukuk ve etik arasında, başlıca ve en yaygın ilişki kurma türlerinin, iki şekilde karşımıza çıktığı belirtilebilir. İlki hukuk kavramının tanımlanmasıyla, ikincisi ise hukuka itaat etme nedenleriyle ilişkilidir. Bunun dışında, başta insan hakları olmak üzere, hukukta yer verilen etik değerler ve kavramların da hukuk ve etik arasında ilişki kurmayla ilgili olduğu belirtilebilir. Bu tür konularda, hukuk ve etik arasında ilişki kurmayı sağlayan temel değer ise adalettir. Adalet, hukukun tanımlanmasında yer alabileceği gibi, hukukun amacı olarak da karşımıza çıkmaktadır. Bununla bağlantılı olarak ideal bir hukuk düzeni de, adalete uygun hukuk düzeni olarak tanımlanmaktadır.

            Öte yandan, adalet, sadece hukukun oluşturulması, yapılması sırasında değil, hukukun uygulanması sırasında da gözetilmesi gereken bir değerdir. Hukuk uygulayıcılarından, özellikle hakimlerin temel ödevi, adaleti gerçekleştirmektir. Çünkü, dil bir sonuca veya karara ulaşmak için sadece hukuk kuralının adil olması yetmemektedir. Aynı zamanda, bu kuralın, adil bir şekilde uygulanması gerekmektedir. Böylece, hukuk etiğinin ilk anlamının hukukun, hukuk kurallarının ve hukuk uygulamasının adaletin gereklerine uygun olmasıyla ilgili olduğu belirtilebilir.

            Bir meslek etiği olarak hukuk etiği de, temel bir değer olarak adaletle ilgilidir. Zira, hukukun nihai amacı adalet, hukuk uygulamasının nihai amacı adil sonuçlara ulaşmak ise (bunu desteklemek adına, duruşma salonların da- tam da hakimlerin arkasında yer alan “adalet mülkün temelidir” ifadesine yer verilebilir), bu amacı sağlamak için, bu meslekle uğraşanların, yani kendisine hukukçu dediğimiz topluluğun, adil insanlardan oluşması gerekir.

            Adil olma, hukukçu olmanın temel bir erdemi olarak ortaya konduktan sonra, yapılacak şeylerden ilki bir karakter erdemi olarak adil olmanın anlamını belirlemek, ardından da adil olmanın bütün hukukçulara yönelik olduğunu belirtmektir.

            Adil olma, adalet duygusunu geliştirmiş olmayla yakından ilgilidir. Her insan da, insan olmanın gereklerine uygun olarak, bulunduğu kabul edilmesi gereken adalet duygusu, adaletin gereklerini anlama, uygulama ve bu gereklere uygun davranmayla ilgilidir[1]. Bu gerekler, adil yasaları uygulama, hakkı gözetme şeklinde örneklendirilebilir.  Bunun dışında, hukukçuların adil olabilmeleri için diğer erdemlere de sahip olmaları gerekir. Bunlar arasında önde gelenler ise dürüstlük ve nesnelliktir. Bu erdemleri, hukukçular arasındaki farklılıklara göre genişletmek veya önem sıralarını belirlemek mümkündür. Örneğin, avukatların güvenilir olmaları da gerektiği belirtilebilirken, hakimler için eşit davranmaları, tarafsız olmaları gerektiği belirtilebilir[2].

            Hukukçular, yani hukukla ilişkili meslek grubu derken, bundan, yasa koyucular ve uygulayıcılar olarak iki grubu anlamak ve hukuk etiğinin de, bunların, yasa koyma ve yasa uygulamadaki mesleğe özgü ödevlerinden oluştuğunu belirtmek mümkündür[3]. Burada hukuku uygulayanların, yani hakimler ve avukatların mesleğe özgü erdemleri üzerinde durulacaktır.

            Yukarıda belirtildiği gibi, hukukçuların adil olmaları gerekmektedir. Bu gereklilik hakimler söz konusu olduğunda tartışılmaz bir şekilde zorunluluk olarak ortaya konabilirken, avukatlar söz konusu olduğunda tartışmalı bir forma bürünebilmektedir. Şöyle ki, hakimlik ödevi, adaletin gerçekleşmesini sağlamak ( veya önüne gelen uyuşmazlığı adil bir sonuca ulaşacak şekilde çözmek) olarak tanımlandığında, hakimlerin bu ödevlerini gerçekleştirmeleri için adil olmaları gerekliliği bir zorunluluk olarak ortaya konabilir. Avukatlar da ise, avukatlık ödevinin farklı şekilde tanımlanması, beraberinde, adil olma gerekliliğinin farklı şekilde dillendirilmesini getirmektedir. Esasen, hukuk etiği bakımından hakimler ve avukatların ayrı şekillerde değerlendirilmelerinin temel nedeni de, ödevlerinin farklılığından  kaynaklanmaktadır.

Genellikle avukatların temel ödevi, yasalarla izin verilen çerçevesinde, müvekillerinin çıkarlarını koruyup, savunmak olarak belirtilmektedir[4] . Buradaki temel soru, avukatların bu ödevlerinin sınırlarının ne olduğudur. Belirtilen ifadeden hareket edildiğinde, avukatların müvekilleriyle ilgili ödevlerini yasaların sınırladığı belirtilebilir. Bu sınırlamaların getirilmesinin temel nedeni de adaleti sağlamaktır. Dolayısıyla, avukatların, adil olmanın gerekleriyle bağdaşacak şekilde müvekillerini temsil etmeleri gerektiği belirtilebilir. Bunun için de avukatların, dürüstlük, güvenilirlik, nesnel olma ve müvekillerinin karşısında mesafeyi koruma gibi erdemleri geliştirmeleri gerektiği belirtilebilir[5] .